Betül Yazıcı
“TABULA RASA”YA DOĞRU KADIN ŞAİR
A. DİL
Dilin çok sayıda tanımı ve bir o kadar çeşidi var. Büyük Larousse’tan (1) alıntılayarak söylersek: “Bir çok dilde damakta hareket eden kas ile söz organına aynı ad verilir, ancak pek çok dilde de, bu iki “şey”i belirtmek veya ayırt etmek için çeşitli terimler kullanılır, Ör. Fransızca’da kısmen eş anlamlı iki terim vardır: Langue ve langage, Türkçe’de ise dil hem sesli (dolayısıyla çizgisel) ve çift eklemli (sesbirimler, biçimbirimler) nitelikle belirginleşen bölümü, hem de çiçeklerin dilini ve insanlar arası iletişime olduğu gibi, insan-makine iletişimine (programlama dilleri) ya da bilgisayar içi aktarıma yönelik her türlü yapay kodu kapsayan çok geniş bir yayılım alanını içerir. Birinci anlamdaki dil, özgün, ilksel (başka bir kurallar bütününe indirgenemeyen) düzenlenimi, insan türünü tanımlamaya yarayan “dil yetisi”yle belirlenen özgün bir kod biçiminde ortaya çıkar. Yapay kurallar ikincil niteliklidir: Birincil kod dillerinin geliştirilmesinden, belli oranda yaygınlaştırılmasından kaynaklanır. Bu anlamda dil, dünyadaki çeşitli dillerin birleştiği düzlem / mekân olarak ele alınabilir”. Devam edelim, aynı kaynakta dil: “bir insan topluluğuna özgü olan, o topluluktaki bireylerin duygu ve düşüncelerini anlatmak ve birbirleriyle iletişim kurmak için kullandıkları sesli ve kimi zaman da yazılı göstergeler dizgesi”dir. Bir başka tanıma göre dil “her türlü söz ediminin altında bulunan soyut dizge”. Dil için diğer bir tanım: ”Her insanda bulunduğu gözlemlenen, düşüncelerini anlatma ve sesli, bir olasılıkla da yazılı göstergeler aracılığıyla iletme yetisi”. Turgut Uyar’ın dili dendiğinde; “bildirişimin niteliğine ve söylemin türüne göre tanımlanan anlatım dizgesi” anlaşılıyor. Veya “bildirişim işlevi gören, sözü olmayan ve bir yapı oluşturan her türlü gösterge dizgesine de dil deniyor“ (ör:Arıların dili, çiçeklerin dili vs), “bir şeyin dili, bir sanatçının düşüncesini, duygusunu ifade etmek için kullandığı sözlü olmayan anlatım yolu (sinema dili), bilgisayarda işlenmesi gereken bütün algoritmaları betimlemeye yarayan işaretler ve karakterlerden oluşan uzlaşmalı kod, kaynak dil, makine dili, simgesel dil vs.
Bu alıntılarda altı çizilmesi gereken dil dediğimizde içersinde ayrı kavramları içermesi: organ olarak dilin yanı sıra ayrıca ‘langue / langage’ ayrımı vurgulanıyor ve bu ayrımda ‘langue’ ‘soyut bir dizge’ olarak görülüyor (Saussure). Bu ayrım yanı sıra “Doğal diller ve yapay diller” diye de bir ayrım var: Doğal diller olağan konuşma ya da yazı dilini belirtirken, yapay diller programlama dilleridir. Burada Saussure’ün yaptığı başka bir ayrıma daha dikkat çekmek gerek: dil (langue) / söz (parole) ayrımı. “dil bir kod, konuşan bireylerce gerçekleştirilmesi söze bağlanan gücül bir düzenlenimdir. Bu nedenle dil toplumsal bir ürün, belli sayıda bireylerin bir topluluğa bağlanmasından kaynaklanan bir tür ortak sözleşmedir.” Saussure’a göre: “Dil toplumsal ve uzlaşımsal bir kurumdur. Dil sözün tersine gerçek bir nesne değildir. O bir potansiyel, gizli imkânlar bütünüdür. Söze imkân veren biçimsel kurallar sistemidir” (5). Dil ile ilgili sorunlar bu ayrımlarla sınırlı değil kuşkusuz.
Konumuz dil, şiir ve kadın olunca ister istemez dil bilimin içine dönük yapısından, -insan dilinin kökeni sorunu bilimsel bir araştırma konusu olamayacak kadar derin bir kuyu olsa da-, dil bilimsel antropolojiye adım atmış oluruz. “Evrimin belli bir aşamasında primatların ayakları üzerinde dikey duruşa ulaşması, duyu ve hareketlerinin uygun biçimde bütünleşmesi sonucu hayvanların çığlıklarını gözlemlemesi ve ardından taklit etmesinin insan dilinin doğuşunda özendirici bir rol oynamış olabileceği” gibi bazı varsayımlar var elimizde. Bu noktada kendi başına bir anlamı olmayan en küçük birim olan sesbirim, biçimsel ve anlamsal alanlar araştırıldığında F.Saussure’ün ortaya atmış olduğu “dil göstergesinin nedensizliği ilkesi”nın dilin çağımızdaki çok katmanlı yapısı ve kaynağından uzaklaşması nedeniyle bu anlamda çok gerilere gitmenin olanaksızlığından kaynaklanmış olduğu ve hiç kimsenin kafasına göre nesnelere ad veremeyeceği düşünüldüğünde dil göstergesinin nedensizliği ilkesinin temelsiz olduğu söylenebilir. Dilin ortaya çıkışında rastlantılardan yararlanılmış olması nedensizlik demek değildir. İnsanlığın bir milyon yıl kadar bir geçmişinin olması nedeniyle en başa gidilemediği için ses ve biçimbirimler uzlaşım ürünü gibi algılanabilir, ama bu onların rasgele düzenlendikleri anlamına gelmez.
Dillerin çeşitliliği, insan topluluklarında seslem (hece) düzeyinde bir birliktelik olsa da çoğu adlandırmaların birbirini tutmaması gibi bugünkü durumu ortaya çıkaran süreçler bu konudaki yanlış bağıntıların sonucu olsa gerek. Ses birim/ seslem yoluyla “kadınların yazısız tarihini” kazıyarak gün ışığına çıkarmaya çalışan Yıldız Cıbıroğlu “kadının yazısız tarihinde” (2) 1. sözlü kültüre dayanan anaerkil/neolitik-bitki döneminin bu dönemin ardından gelen yazılı kültür/ataerkil-paleolitik dönemin yanlış yansıtmalardan dolayı tam olarak çözümlenemediğini ifade ediyor ve dilin şifresinin çözülmesinde özellikle günümüze kalmayı başaran “M” ve “N” seslerinin önemini vurgulayarak ilkel denilen toplumlarda dille kültür arasındaki bağıntıları incelemeye, dilbilimsel antropolojiye dalıyor. Martinet’in “çizgisellik –sesli- ve çift eklemlilik özelliği dilleri tanımlamaya yeter” savına yüzeysel ya da sesbilgisel tiplendirmeyi göz ardı etmemek gerektiğinin önemini vurgulayarak katılıyor, asıl vurgulamak istediği ise ataerkil ya da erkek egemen düşünce siteminin ve dolayısıyla kültürünün görmezden geldiği “ana tanrıçaların dili”. Bu noktada şiire geçmeden önce kadının dilinden söz etmek gerekiyor. Yıldız Cıbıroğlu bu bağlamda neolitik dönemde kadınlar, onların yorumladığı dünya, onların başlattığı, ama ataerkil kültürün ve yazılı tarihin görmezden geldiği üretim ilişkileri, imgeler, kavramlar ve onları gösteren seslemler (heceler) ve bunların arasındaki ilişkiler dizgesinden söz ediyor yani anaerkil / yazı öncesi sözlü kültür alanından. O çağlarda kadın üretici, çocuk kadına ait, çünkü erkeğin çocuk oluşumundaki rolü henüz bilinmiyor. Kadın; hem çocuk, hem de süt yani besin üretiyor. Ürettiği için de nesnelere ad verme, nesneleri canlandırma, nesneleri özneleştirme hakkına ve gücüne sahip. Seslemler doğadan, öncelikle de hayvanlardan; ineklerden, koyunlardan geliyor, çünkü o dönemde insan kendisini hayvandan ayrı tutmuyor, kendi evladıyla birlikte annesini yitirmiş bir hayvana da kendi memesinden süt veriyor. O dönemde “ben” diyen, “benim” diyen kadın, “ben” ve benim diyemeyen de erkek. Anaerkil kültür “romantik, silahsız ve savunmasız”. Aynı zamanda kadınların bir gereksinim sonucu ürettiği sözcükler yalnızca kadın olmakla ilintili değil çünkü üretim içeriyor. Ataerkil düşünce dizgesi av ve avcılıkla yani paleolitik çağla birlikte egemen duruma geldiğinde anaerkil kültürün sesini ve dilini kullanmaktaydı (3). Bunlar elbette kanıtlanabilir şeyler değil, çünkü elimizde ulaşabileceğimiz nesnel gerçekler yok. Kısaca dilin asıl sahipleri üretenlerdir diyor Cıbıroğlu kitabında ve pek çok örnekle yeryüzünde bugün pek çok ulusun dilinde güçlü bir “kadın diline” rastlandığını gösteriyor. Bunlar elbette yazılı belgeler değil, sesler yoluyla kurulan bağlantılarla, sözcüklerin bellekleriyle gösteriliyor. O dönemde kadınlar, şimdikinin tersine en küçük parçaları yani sesbirimlerini (fonemleri) yan yana koyarak dili kuruyorlardı ve buradan anlambirimler (monemler) ortaya çıkıyordu. Günümüzde bu olay tersine işlediğinden, elbette ses ve anlam arasında ilişki kuramıyoruz. Ve Saussure gibi nedensizlik ilkesine ya da ortak kabul görme ilkesine başvuruyoruz. Aynı kitapta ilk insanların beyinlerinde nesne-imge-seslem ilişkisini kuran ve taklit ettiği nesnenin en belirgin özelliğine eşdeğer seslemi üreten bir merkez olduğunun düşünüldüğü belirtiliyor. Beyindeki bu merkez, günümüzde şairlerin beyinlerinde saklanmış olabilir diyor Cıbıroğlu. “Dil başlangıçta boş beyaz bir sayfa (tabula rasa) iken köklerinden uzaklaştıkça çok katmanlı bir yapıya sahip oluyor, yatay konumundan dikey konuma geçiyor, bunun sebebi “evrim olduğu kadar çağın getirisi beyin kirliliği” (3) Bilindiği gibi “dil bir çeviri işi ve her çeviri bir gereksinimden doğar, sonra kendisini aşar ve aslından uzaklaşır. Bu çeviri işi ilkel çağlarda küçük ölçekli iken şimdilerde dipsiz bir kuyuya benzemiştir. Dilin bir çeviri işi olması nedeniyle yabancılaşma kaçınılmazdı elbette, bu yabancılaşma giderek arttı. Dilin yapılanması insanın denetiminden kurtuldu, dil artık bir araç bir nesne değil” (4), özne.
Dilin insandan bağımsızlaşarak kendi kendini üreten bir canlı ya da organizma olması hem kötü hem de iyi. Çünkü ilkel toplumlarda üretici kadın/ana nesneye ad vermekle onu özne konumuna getiriyor ve ona can verdiğine inanılıyordu ve gerçekten de sözcüğün içinde nesne-imge-seslem ilişkisi mevcuttu, en azından elle tutulabilecek kadar somuttu. O dönemde dilin böyle canlı bir organizma oluşu ve elle tutulabilir oluşu, hâlâ insanın denetiminde oluşu, olumlu bir özellik ve şimdi o noktadan çok uzağız, bu kez dilin insandan bağımız yaşayan bir organizma oluşu, insanın gereksinimlerini aşacak şekilde kendisini çoğaltması ise olumsuzladığımız bir özellik. Kabaca dilin günümüzdeki halini bir kanser hücresinin denetimsiz çoğalmasına benzetebiliriz veya içinde büyüdüğü ana organizmaya zarar veren istenmeyen bir oluşum. İlkel diller bu anlamda kadının içinde büyüyen sağlıklı bir cenin gibi yorumlanabilir, ama şimdi o cenin annesinin canına kast etmektedir. Bu noktada Lacan ve Foucault’un ruhbilimle birlikte ele aldıkları dil konusunu anlamak kısmen daha kolay oluyor: Her ikisi de Saussure’ün yukarıda alıntıladığım dilin bireysel özgür seçim imkanına sahip olması düşüncesine karşı çıkıyor. Lacan’ın vurgulamak istediği “bireyin kendisinin dil içinde belirlenmiş bir konumdan konuştuğudur. İnsan kendini ve gerçekliği, ancak dilin verdiği dolayım sayesinde düşünebilirken, hem gerçekliği kendisinden ayırt etme- bir gerçeklik nosyonu geliştirebilme- imkanına kavuşur hem de daha toplumsallaşmış , yüceltilmiş kavramlarla kendini düşünürken, kendi gerçekliğini dile getiren ilk simgeselleştirmeleri de bilinçdışında bırakmış olur.” (5) Kısaca kendisine yabancılaşır. Modern toplumlarda ya da günümüzde ilkel dönemden farklı olarak İnsanlar doğdukları anda kurumsallaşmış olan dil’e ayak basarlar. Bebek doğduğu anda dilin ya da diğer bir deyişle içinde yaşadığımız simgesel sistemin ve onun temel bileşeni olan dilin içine adım atmış olur. Ve “ben” dediği anda hem kendisini var etmiş, hem de kendisi dışında konumlanarak kendisinden uzaklaşmış olur. Çünkü “ben” denildiği anda “sen” üretilir. “ben” “sen”e dönüşür. Ben kendisini, karşısında bir başkası ya da bir “öteki” olmadan tanımlayamaz ve gerçekliğini yitirir. Yani Focault’tan alıntılayarak söylersek :”konuşan özne, hakkında konuşulan özne ile aynıdır” (6). Oysa kadınların bitki kültürü döneminde yapılandırdıkları dil yatay ve bu nedenle denetlenebilir, diyor Cıbıroğlu, haklı olarak. Çünkü o dönemde “kadınlar doğanın, kendi doğalarının, kendi imge tünellerinin içinden geçerek kendi sesçil göstergelerini buluyorlar, kendi dillerini kuruyorlar, ad koyma evresine yönleniyorlar” (7). Günümüzde ise ataerkil sistemin getirisi yarışma, güç istenci, “gerçek gereksinimlerden doğmayan, kendi kendisini üreten teknolojiler, kâr amaçlı yoz sözcük üretimleri dilleri ve beyinleri kirletiyor”. Yukarıda sözünü ettiğimiz seslemlerin/hecelerin önemi burada ortaya çıkıyor: “Seslemler_ sözcükler- yeni imler-imgeler-seslemler-sözcükler-anlamlar; bütün bunların yeniden zihinde işlenmesi ve birbirleriyle ilişkilendirmesinden yeni imgeler, imgelemler ortaya çıkıyor, o yeni imgeler de alete ve eşyaya çevriliyor, onlardan yeni sesler, seslemler, adlar ve sonra yeniden zihinde yeni imgeler üretiliyor. Ve bu dil, imge, nesne ilişkisinden çadırlar, evler, yollar, köprüler ortaya çıkıyor. Kullanılmayan nesnelerin karşılığı olan sözcükler de unutuluyor, üst üste yeni kurgusal dünyalar yaratılıyor. Bu kurgusal dünyaların karşılığı insanı sesinden ve doğasından uzaklaştıran katmanlanmış bir dil oluyor.”
Sonuç olarak insan düşünce, imge/ hayal üretemediğinde kendisine ve doğasına yabancılaşıyor. Böylece geleceğin biçimlendirilmesini ellerinden bırakmış oluyor. İşte bu nedenle modern toplumsal yaşam içinde özne, kendisini ya da ne’liğini asla olduğu gibi bilemeyecek olan kişi konumundadır (Çünkü “ben” denen özne düşünce üretmediği ve hayal etmediği sürece “ben” demek için dilin kapalı alanında kalmak ve oradan, verili bir alan içinden konuşmak zorundadır, bu durumda öznelik, sabit bir konum olmaktan çıkar ve özne ile nesne durmaksızın birbirine dönüşür.). Bilmesine engel olan, onu kendisinden uzaklaştıran dildir; insanı toplumsal yaşama dahil edip bir kimlik vermekle birlikte aslından uzaklaştıran ataerkil bir simgedir dil; annenin adının kaybıdır. Kişi ile dünya arasına mesafe koyan, aracılık eden üçüncü şahıstır, kişiyi kapalı bir kurgusal alan içinde var ederken kendi gerçekliğinden ve diğerlerinden uzaklaştıran, ortasından ikiye bölen ve aciz bırakandır. Lacan’gil düşünceye göre ikiye bölünmekten kasıt dil ya da simgesel alan sayesinde bilinçdışının yani insanın simgesel alanda yaşamak, varolabilmek için üstünü örtmek zorunda olduğu alanın yaratımıdır.
B. ŞİİR DİLİ
Gelelim şiire. Şairin beyninde eğer Yıldız Cıbıroğlu’nun umduğu gibi nesne-imge-seslem ilişkisini sağlayan bir merkez varsa, dilin bu denetimsiz doğasına, istemi dışında çoğalmasına ve kendisine zarar vermesine engel olan, ilkel dillerdeki gibi yatay bir düzgü olan şiiri üretebilir/yaratabilir. Ve bu anlamda şiir kapalı ataerkil dil alanından bir kurtuluş olabilir diye düşünülebilir. Rollo May’in yaratma cesareti adlı kitabında (8) Auden’den yaptığı alıntı şöyle: “şair dille evlenir ve bu evlilikten şiir doğar”, evlilik ise bilindiği üzere yasal bir süreçtir. Şairin başkaldırdığı ve şiirin de bu başkaldırıda bir araç olduğu düşünüldüğünde şiirin ve şairin yasal bir düzlemde olmaması gerektiği söylenebilir. Şiir ile dilin ya da dolaylamanın ya da temsilin baskısından kurtulmaya çalışır kişi, başkaldırır, dilin uzaklaştırdığı nesnesine ve sesine ulaşmaya çalışır. “İnsanın simgesel düzende, metaforlarda aradığı şey simgesel alana girmekle yitirdiği narsisizmidir” (9). Eksiksizliğini arama ya da bütünleşme çabası bilinçdışının oluşumu ile sonuçlanır. Bu eksikliği giderme çabasının ürünüdür şiir, içten dışarıya doğru bir akıştır. Şiir dili kendisinden başlayarak gelişen, kendisini kendisinden en uzağa koyan bambaşka bir simgesele dahil dil ya da düzgü ve bir başka uzlaşımsal alandır. Teorik olarak şiirin içinde “Kendini kendi dışına koyarak var olur” şiir öznesi ve içinde kendini bulabileceğini sandığı bir boşluğa düşer (10). Şiir dediğimiz bir boşluğun, herhangi bir “yer” yerine geçirilmesidir.” Sözün sözü bizi edebiyat aracılığıyla konuşan öznenin yok olduğu dışarıya vardırır”(6). Şair şiir ile kültürel, yüceltmeye uğrar ve sahte bir kimlik kazanır. Bir hayal/düşünce olan imge, simgeler aracılığı ile dile getirmeye çalışıldığında kişiyi gerçekliğinden git gide uzaklaştırır, yabancılaştırır, asla istediğini istediği şekilde ifade edemediği bir çaresizlik durumu yaratır. Uzlaşıklığı sağlayan dil, kendi değerini kendisi oluşturan ve bundan kazanç sağlayan bir aracı kurumdur yukarıda da değinildiği gibi. Şiir ile de dilin bu dikey konumlanmış yapısından kurtulmaya çalışılırken imgenin asla istendiği şekilde dile getirilemeyen şekli ve bir ikame edimi olan metaforun dil düzeyinin en üst aşaması ve bir simgeden ibaret olduğunun altı çizildiğinde zaten dilsel kurum ile toplumsallaşan, dil içindeki konumu zaten baştan belli olan ve gerçekliğinden uzaklaşmış insanın, metafor kullanımı ile bunu en üst aşamaya ulaştırdığı, şiirin olmazsa olmazı olan metaforun kültürel tatminleri en üst düzeyde olmasına rağmen şairleri “gerçekten” alabildiğine uzak yaşattığı ya da kendi gerçekliklerine iki kere yabancılaştırdığı da düşünülebilir. Türk şiir ortamında teorik olarak erkek egemen söylemden ve dilin otoritesinden kurtulmak için katmansız olarak yapılanma çabası içindeki somut şiir çabaları tam da bu konuda bir örnek oluşturabilir. Dilin ilkel dillere öykünerek yatay olarak yapılandırılma çabası ile birlikte, artık dilin ilk çıkış noktasından çok uzaklarda olması, şairin kendisine iyice yabancılaşması ile sonuçlanır. Daha evvel de başka yazılarımda ve burada yukarıda belirttiğim gibi dilden sonra, dile karşı çıkış olarak konumlanan ve yapılanan yeni şiir dillerinin şairin denetiminden kurtulması ve şairini yok ederek kendi kendini üretmeye başlaması açmaz olarak belirir. Bununla birlikte, aynı zamanda yeni imgelerin oluşumuna, seslemlere, nesnelere ve oradan yeni düşüncelere de kapı açar. Bu anlamda dilin canlı bir organizma olmasının hem iyi hem kötü olması gibi dikey yapılanmış dilin içinde yine dikey olarak konumlanmış şiir dilinden kurtulmaya yönelik yatay yapılanma çabası da hem iyidir hem de kötü.
C. ŞİİRİN KADIN DİLİ/KADININ ŞİİR DİLİ
Peki “şiirin kadın dili” de ne oluyor demeden önce modern toplum içindeki kadını tanımlamak gerekiyor; dişil cins aynı türün, o türün devamını sağlamak için gerekli bir bileşeni, diğeri de eril cins ya da erkek. Bu anlamda bir bütünün parçaları kadın ve erkek. Ama kadın ya da erkek dediğimiz anda az önce sözünü ettiğimiz dişil cinsi başka bir toplumsal uzlaşımsal alana, sistemin simgesel alanı içine taşımış oluyoruz, artık o dişi soyun devamı ve üreme işlevinden soyutlanarak ya da uzaklaştırılarak aynen özne-nesne ikiliği gibi erkeğin karşısında kendini konumlandırması için gerekli bir bileşen, erkeğin ona göre kendini konumlandırabileceği bir nesne ya da gücünü gösterebildiği kum torbası oluyor. Yine Lacan’a döner ve onun bir diğer önermesini doğru kabul edersek: Simgesel yaşam içinde ya da toplumsal yaşam içinde biyolojik olarak değil, ama sosyal bir varlık olarak “gerçek bir kadın” olamaz. Bursa edebiyat günlerinde “kadın şairler ne kadar kadın “adlı oturumda Ömer Erdem’in kadın ve erkek şair arasında fark olmadığına evrensel bir kanıt olarak Türkçe’nin ilk yazılı kaynaklarından olan Kutadgu Bilig’ten (kutsal bilgi), “bizden daha çağdaş” olarak tanımladığı Yusuf Has Hacip’ten sunduğu şu alıntı bu anlamda çok manidardır: “ bilgili dişi er, bilgisiz er dişi; yani bilgili dişi er, bilgisiz er dişi. Bundan daha çağdaş, bundan daha evrensel bir şey olabilir mi?” (11). Simgesel olarak ‘kadınım’ diyebilmek bir dolaylanmayı, bilgiyi ve erkek olmayı gerektiriyor çünkü. Bilgi eğitimle, düşünmekle, üretmekle mümkün ve bugün bunlara sahip olan çoğunluk erkekler ve bilginin erkek olmasını da evrensel bir doğru olarak beyinlerine yerleştirmiş durumdalar. Bu durumda simgesele dahil olarak varolabilen bir kadın olmadığına göre, dahil olduğunda, bilgi sahibi olduğunda erkekleştiğine göre teorik olarak kadının şiir dilinden söz etmek de olanaksız sanki. Genelleme yaparak kadının şiir dili dediğimiz gibi İzmirli kadının şiir dili, yaşlı kadının, genç kadının, aşık olmuş kadının şiir dili veya ad’a indirgeyerek örneğin Birhan Keskin’in şiir dili gibi sonsuz açılımlara ulaşabiliriz. Aynı şeyler şiirin kadın dili için de söylenebilir. Bu anlamda şiir öznesi ve nesnesi olmak zemininde kadın ile erkeğin bir farkı olmadığını da net bir biçimde söyleyebiliriz. Evet kadın ve erkek şairlerin şiirlerinde tema olarak farklar olabilir. Kadının gündelik yaşama daha da dahil olması, ucuz emek gücü olarak kullanılması, erkeklerle yarışabilmek için kendinden, kadınlığından vazgeçmesi olumluymuş gibi algılanabilir (belki de bir aşama olarak, kendiliğe giden merdivenin ilk basamaklarını tırmanmak olarak böyle olmak ya da davranmak durumundadır, kendisini yeniden üretebilmek için kendisine alabildiğine yabancılaşmak durumundadır), ama bu kadının, bunun için ödediği diyet kendisinden ya da kadınlığından uzaklaşması, yüce kavramına varması ve orada sahte bir kimlikle yaşamasıdır şimdilik. Çünkü anaerkil bitki çağında olduğu gibi artık kadının çocuk doğurması, süt vermesi erkeklerin karşısında onu yüceltmeye, tanrı-ana katına çıkarmaya yetmemektedir. “İkili anatanrıça-oğul ilişkisi, tanrıbaba-oğul-kutsal ruh” lehine bozulmuştur.
*
Ayten Mutlu dünya kadın şairler antolojisi ile ilgili Papirüs 2000’de çıkan bir yazısında modern dünya şiirinde kadının ilk çağın kadın şairleri kadar cinselliğinden söz edemediğinden dem vuruyor, bu modernizm zemininde, iş bölümü ve roller kavramları içerisinde düşünüldüğünde gayet anlaşılır bir durum. Kadının modern toplum yapısı içinde bir ifade aracı olarak şiiri kullanmaya başlaması olumlanabilir, ama yine de kendini evin, çocukların veya kocanın dışında konumlandıramaması, kendisine dayatılmış belli bir etik alanın içinde yaşamasından, oradan konuşmasından kaynaklanıyor. Rahatsızlıklarını, huzursuzluklarını ancak üstü örtülü olarak anlatabiliyor. Ayten Mutlu söyleşisinde 1498-1569 yılları arasında yaşamış Huang O isminde bir kadın şairden söz ediliyor. H.O Ming sarayındaki bir subayın kızı ve o dönemde kısmen sistemin dışında kalmış olan fahişeler dışında erotik şiir yazılması alışıldık ve hoş görülen bir durum olmadığından H.O’nun şiirlerinde mutluluk ve fiziksel tatmin duygularını baskın temalar olarak işlemesi, esas olarak bunları vurgulaması nedeniyle, zamanında aykırı bulunuyor. Çağımızda kadın şairler tarafından 14.-15. yy. daki gibi erotik temalı şiirlerin yazılamamasındaki sorun yukarıda belirttiğim gibi sadece modernizm veya Ayten Mutlu’nun Türkiye özelinde söz ettiği gibi sadece İslam değil bana kalırsa; bunların hepsi. Çünkü bu kavramlar ataerkil sistemin ve dilin bileşenidir. Yazılı kültür alanı kadının/ana tanrıçanın veya tanrı-ana’nın sesini yok etmiştir. Ayten Mutlu’nun sözünü ettiği tarih 1.sözlü kültüre dahil neolitik çağdan çok sonradır. 14. ve 15.yy ile çağımız arasında ataerkil kültür ve dil anlamında bir fark yoktur. Şimdi de Huang O gibi duygularını açıkça ifade eden kadınlar toplumdan uzaklaştırılmakta ya da onlara başka bir gözle bakılmaktadır. Burada vurgulanması gereken, kadın şair özne yani Huang O ve onun kişisel cesaretidir. Günümüz Türkiye’sinde aynı cesaret sergilenmediği sürece, kadın kendisini erkeğe göre konumlandırmaktan ya da onun yerini almak isteminden vazgeçmediği, nesne-imge-anlam ilişkisini kuramadığı sürece “şiirde kadın dili” veya “şiirin kadın dili” demenin ya da Ayten Mutlu’nun belirttiği gibi “kadın şair içinden çıkmaya çalışıyor”un benim için bir anlam ifade etmediğini söylemeliyim. Yazının başında da belirttiğim gibi kadın şairin içinden çıkmaya çalışması “konuşan değil konuşulan özne” olmayı istemesiyle eş değerdedir ve erkek şairlerde olduğu gibi bir körlük durumu gereksinir. Şiir ortamında gördüğüm manzara, şair kadının şiir ortamındaki yerinin modern ‘femme fatale’den öteye geçememesi, önce şiir ile kendine yalancı/sahte bir kimlik kazanmak, erkekler tarafından kabul edilmek sonra da şiiri erkeğin elinden almaya çalışmak çabası ya da iktidar savaşı. Osmanlı’dan bu yana edebiyatta kadının klasik ‘femme fatale’ olan “Emma Bovary”den, gerçek yaşamdaki modern ‘femme fatale’i simgeleyen Mathilde Carre rolüne evrilmesi alkışlanacak bir değişim değil. İster klasik ister modern anlamda olsun şiir özelinde kadın şair ataerkil sistemi besleme işlevi görüyor. Kadınlarla erkekler aynı sistem içinde aynı paradoksla karşı karşıyalar. Kadın ya da erkek fark etmiyor, herkes içinde yaşadığı dahası yaşamak zorunda olduğu, yaşayarak varolduğu ve beslediği simgesel alan ile simbiyotik bir ilişki içinde mecburen. Ama kadın şair, eğer bir başarı olarak görülebilirse bu durum, bunu başardığında şiir yazarak kendinin dışına çıktığında, kendinden, dişiliğinden uzaklaştığında ya da bir başka söyleyişle tükendiğinde (kadın ya da erkek; insan tükenemediğinde yok olacaksa eğer) ve durduğumuz yer dilin/şiir dilinin alanı ise “ben”in sonsuz çoğalması önemlidir” diyebiliriz belki. Kadın ya da erkek duygularını samimiyetle ifade etmediği, yeni bir imge ve imgelem ile bunun sonucunda insana yarar yeni bir nesne üretmediği sürece, sadece şiir alanında kaldığı, yaşamadığı sürece, sahte kimliklere, yüceltmelere, kendinden uzaklaşma ve yabancılaşmalara bile bile kapı açmış, çanak tutmuş olur. Focault’nun da söylediği gibi, kendi varlığında dilin görünmesi ile kendilik bilinci arasındaki çaresiz bağdaşmazlığın gün ışığına çıkması dili biçimlemeye yönelik girişimlerde, yazma jestinde, konumuz özelinde şiirde, mitlerin incelenmesinde, psikanalizde, logosun arayışında deneyimleniyor(6). Bir uçurumun kıyısındayız diyor Focault: “Dilin varlığı kendisi için ancak öznenin ortadan kaybolmasında ortaya çıkar”. Kadın şair kendi içinden dışarıya çıktığında "kendinden çıkıyor"; kadının bir özne olarak varolmasını yüceleştirmekten kaçınarak, bu noktadan uzak durarak, dil içinde kalındığı sürece “ben”den ve özne-nesne kırılmasından kurtuluş mümkün olmadığına göre, ben’in çoğalması anlamında farklı bir olanak (kendilik bilinci için) ve bir olumluluk olarak görülebilir mi? Bunu düşünmek gerekiyor. Kendi içinden dışarıya çıkmak aynı zamanda erkek şairler için de geçerli, “kendi varlığında dilin görünmesi ile kendilik bilinci arasındaki bağdaşmazlık” anlamında kadın ve erkek arasında fark yok. Bu yabancılaşma yüzünden olmalı Mallarmé'de (somut şiirde) dil , "adlandırdığından bir ayrılış olarak, konuşanın ortadan kaybolduğu bir hareket olarak ortaya çıkıyor", Artaud da dili bedenin ve çığlığın şiddetinde çözülmeye, düşünceyi bilincin içselliğinden sıyırarak maddesel bir enerjiye, tenin acısına, öznenin kendisine zulmü ve yırtılmasına dönüştürmeye çalışıyor. Belki de kadın şair, şiirlerinde kendini alabildiğine geriye çekmeli, sonsuzca çoğalmalı ve sahteleşmeli, şiirlerinin varoluşlarının gücüyle kendini yok etmeli yani düşünmeli, Artaud gibi kadının şiir dili, bedeninin ve çığlığının şiddetinde çözülmeli, düşüncesi bilincin içselliğinden ayrılmalı ve maddesel bir enerji haline gelmeli, kadının şiir dili tenin acısı, kadın şair öznenin kendisine zulmü ve yırtılması haline gelmeli belki ya da Battaille’da olduğu gibi düşüncenin sınırın, kırılmış öznelliğin, ihlalin söylemi haline gelmeli, Klossowski’de tıpatıp benzerin dışsallığı (benzese de tıpatıp aynısı olmama durumu), belki de “Ben”in tiyatrosal ve delice çoğalması deneyimine benzemeli kadının şiir dili ya da şimdilik bilmediğimiz herhangi bir şeye. Kadın şairin yapması gereken şey yaratma cesareti gösterme, ardından ürettiğine bir ad verme, nesne-imge-seslem ilişkisini gerçek yaşamdan yola çıkarak kurma, böylece "dünyayı içselleştirme, yabancılığını silme, sahte kimliğinden kurtulma ve göklere harcanan hazineleri yeryüzüne indirme" ve erkekten bağımsız bir özne olma çabası olabilir mi?.
Notlar:
1. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, 6. cilt, sf:3164-3170)
2. Kadının yazısız tarihi “M” ve “N” sesi, Yıldız Cıbıroğlu, Payel yayınevi, birinci basım: Mayıs 1996
3. a.g.y sf: 9.
4. a.g.y sf:12-14
5..Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Saffet Murat Tura, Kanat Kitap, 3. Baskı, Nisan 2005
6. Dışarının Düşüncesi Michel Foucault &hayalimdeki Mıchel Foucault Maurice Blanchot / Kabalcı yayınevi:258, çağdaş Fransız düşüncesi:6, sf 13
7. Kadının yazısız tarihi “M” ve “N” sesi, Yıldız Cıbıroğlu, Payel yayınevi, birinci basım:Mayıs 1996 sf 15
8. Yaratma cesareti, Rollo May, Metis yayınları, 9.basım: Temmuz 2005 sf:102
9. Yamuk Bakmak, Slavoj Zizek, Metis Yayınları, 2. Baskı: Eylül 2005, sf.231
10.Dışarının Düşüncesi Michel Foucault & Hayalimdeki Michel Foucault; Maurice Blanchot/ Kabalcı yayınevi:258, çağdaş Fransız düşüncesi:6, sf:10)
11. Bursa Edebiyat Günleri / Edebiyatımızın İpek Şehri Bursa, 1.baskı, Kasım 2007, sf:98).