17/2/2008 · Kategori: Sufi Hayat
|
A.Ali Ural |
Yağmacıların içinde Ebû Zer de vardı. İri yapılı, uzun boylu, gür saçlı, esmer adam... Kervanların kâbusu. Bildiğinden şaşmayan korkutucu. Çölü ezbere bilen Bedevî. Öyle bir kabileye mensup ki haram aylarda bile haramiliği sürdürüyor. Gıfar kabilenin adı. Gıfarlı Cündeb b. Cünâde, namı diğer Ebu Zer'in kavmindekilere benzemeyen bir yüzü daha var: Putlara tapmıyor! Bu yüzden bir peygamberin varlığını duyar duymaz koşuyor Mekke'ye. Adresini soruyor O'nun. Cevabın içindeki taş ve kemik parçaları, kanlar içerisinde bırakıyor onu. Yine de işaret edilen eve girmekte tereddüt etmiyor. Bu İslâm'a girişi demek. Hz. Ebu Bekir'e Müslüman olmadan önce de putlara tapmadığını söylüyor. "Nereye yönelirdin?" sorusunu ise, "Bilmiyorum," diye cevaplıyor ve ekliyor: " Nereye yöneltirse Allah!" İlk dörde ya da beşe giriyor yarışta. Yani ilk müslümanların arasına. Heyecanla, "Dinimi açıkça haykırmak istiyorum!" diyor Son Peygamber'e hemen. "Öldürülmenden endişe ederim!"cevabını alıyor. "Beni öldürseler de yapacağım bunu!" cümlesiyle geliyor ısrar. Susuyor Hz. Peygamber.
Kâbe'nin yanında şehadet getiriyor coşkuyla. Üzerine yürüyorlar anında. Öldü sanarak bıraktıklarında morarmış bir beden kalıyor geride. "Seni bundan alıkoymuştum!" diyor Peygamber üzüntüyle. " Bunu yapmalıydım!"diyor Ebu Zer. Ertesi gün yine aynı yerde. Yine ilan ediyor Muhammed (sav)'in Allah'ın elçisi olduğunu. Yine dövülüyor kıyasıya. Baktı ki olmayacak, kabilesine göndererek uzaklaştırıyor Mekke'den onu Rasûl. " Onları İslam'a davet et ve çağırılana kadar gelme!" diyor. Ebu Zer, yağmacıların arasına dönüyor ve rahmet yağmuru gibi yağıyor üstlerine. Yeşeriyor çöl. Yarısı müslüman oluyor Gıfar Kabilesi'nin. Ve bir gün koşuyor tekrar efendisine. "Es-Selâmu aleyke Ya Rasûlallah!"diye selamlıyor Nebî'yi. "Ve Aleykesselam!" diye cevaplıyor Hz. Peygamber. Birbirlerine rahmet ve esenlik diliyorlar. İslâm'ın selamını ilk veren kişi oluyor Ebu Zer. Ve beş meşale veriliyor eline: Zayıfları sevmek, üstlere değil altlara bakıp şükretmek nimetlere, zor da olsa hep hakkı söylemek, Allah yolunda kınamasından korkmamak kimsenin!
Uhud Savaşı'ndan sonra hicret ediyor Medine'ye. Ashab-ı Suffa denen o güzel yoksullar içinde yerini alıyor. Soruları yağmur damlaları gibi düşüyor Mescid-i Nebevî'ye: " gerçek müslüman kimdir?", "Peki en en kâmil mümin?"," En hayırlı hicret hangisidir?", "En büyük âyet hangisidir?"... Cevaplar sağnak halinde yağıyor: "Gerçek Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu, zarar vermekten uzak olandır.", " En kâmil mümin, en güzel huylu olandır.", "En hayırlı hicret, günahları terk etmektir.", " En büyük âyet Âyetü'l- Kürsî'dir."... Akşam olduğunda Suffelileri paylaşıyor Medineli zenginler akşam yemeği için. Ebu Zer gitmiyor. O hep geride kalan beş on kişiyle birlikte Hz. Peygamber'in yanında yemek yemeyi tercih ediyor ve yemekten sonra mescidde uyuyor arkadaşlarıyla. Kim bilir ne rüyalar görüyorlar!
Rüyalarını bilmesek de kâbuslarını biliyoruz Ebu Zer'in: Mal yığan zenginler... "İnsanlar ölmek için doğuyorlar, yıkılması için inşa ediyorlar, geçici olana tutkuyla sarılıp, kalıcı olanı fırlatıp atıyorlar. Ah! İnsanların hoşlanmadığı iki şey aslında ne güzeldir: Ölüm ve yoksulluk!" diyerek yükseltiyor kulluk çıtasını. Zenginlerin farkına varamadıkları bir hırsla kendilerini katlettiklerini düşünüyor. Ona göre ancak iki şey gözetilebilir yeryüzünde: Helal rızık ve âhireti kazanmak. Üçüncü bir amacı varsa insanın zarardadır. Hem ihtiyacı olandan fazlasına tamah etmek de ne! "Malın iki dirhem olsun! Birini ailen için harca, diğerini ahiretin için, bir üçüncü dirhem sana yarar değil zarar verir!", "İki dirhemi olanın hesabı bir dirheme sahip olandan daha zordur!", "Bir keseye atılıp ağzı bağlanan her altın ve gümüş tanesi, sahibini yakacak birer kordur, ta ki onu Allah yolunda harcayıncaya kadar.", "Şu insanların haline bak! Tövbekârlar dışında çoğunda hayır yoktur!" Ebu Zer'in cümleleri oklar gibi yağınca zenginlerin üstüne, sevilmeyen biri oluyor. "Ne oldu! Bir topluluğun yanına oturunca bırakıp gidiyorlar seni!" diye soruyorlar ona. Ebu Zer'in gülümsemesinde yangın çıkıyor: "Çünkü ben onlara ‘mal yığmayın!' diye emrettim!"
"Gökkubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebû Zer'den daha doğru sözlü kimse yoktur!" demişti Son Peygamber, bu mert sahabî için. (Tirmizî,"Menâkıb",35; İbn Mâce,"Mukaddime",11) "Ebû Zer yeryüzünde Meryemoğlu Îsa'nın zühdüyle yürür." sözüyle sırlamıştı o aynayı.( Tirmizî, "Menâkıb", 35) Mizacının emirliğe uygun olmadığını düşünerek emîr olmasına izin vermese de, ölüm döşeğindeyken yanına çağırıp kucaklamıştı onu. "Sen iyi bir adamsın, sâlihsin, benden sonra çeşitli imtihan ve belalar gelecek sana!" demişti. Nasıl mı karşılık vermişti Ebu Zer? Kulak verelim muhteşem cevabına: "Merhabalar. Hoş gelsin, safalar getirsin Allah'ın izniyle!"
Hoş ve safalar getirdi ona her imtihan. Oğlunu kaybetti bir baskında. Hz. Ömer'le Kudüs'e girdi, Amr bin Âs'la Mısır'a. Anadolu fethedilirken oradaydı. Kıbrıs fethedilirken orada. Sultanların baskılarına boyun eğmedi. Boyun eğmedi konuşma yasağına. Susmaması üzerine Medine'ye üç mil mesafedeki Rebeze'ye sürüldü. Kendi arzusuyla gitti diyenler de var. Hz. Ali ve oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Ammar b. Yâsir ve Âkil b. Ebû Tâlib yanında yürüyerek uğurladılar onu. Uğurladılar, yaklaşmıştı büyük yolculuğu. İki sene bu tenha diyarda tefekkür etti bir başına. Ve 653 yılının Temmuzunda teslim etti ruhunu.
Ölmeden önce bir kafile geçti Rebeze'den. Kaderin kafilesi. Kûfe'den dönen İbn Mes'ûd vardı kafilenin başında. Hz. Peygamber'in "Sizden biri ıssız çölde ölür ve ona bir grup mümin rastlar," hadisi tecelli etti. İbn Mes'ud "Allahu Ekber!" diyerek kaldırdı elini. Çölde bir avuç mümin cenaze namazını kılarken, o hep şu cümleyle gülümsedi: " Allah'a yemin ederim ki hepiniz dünyaya sarıldınız!"
sonpeygamber.info
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
5/2/2008 · Kategori: Sufi Hayat

Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka dâvet eden; doğru yolu göstererek, saâdete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi birincisidir. 1512 (H.918) senesinde Buhârâ'nın İmkene kasabasında doğdu. 1599 (H.1008) senesinde İmkene'de vefât etti. Evliyânın büyüklerinden Derviş Muhammed hazretlerinin oğlu ve Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin hocasıdır. Zâhirî ve bâtınî ilimleri babasından öğrendi. Babasından feyz alarak tasavvufta yetişip kemâle erdi. Tasavvuf ilminin ve hallerinin mütehassısıydı. Bütün ömrü; İslâmiyete hizmetle ve Peygamber efendimizin güzel ahlâkını insanlara duyurmakla ve öğretmekle geçti. Çok velî yetiştirdi.
Yetiştirdiği velîlerin en başta geleni talebesi ve kendisinden sonra halîfesi olan Muhammed Bâkî-billah'tır. Muhammed Bâkî-billah bir gece rüyâsında Hâcegî Muhammed İmkenegî hazretlerini gördü. Hocası ona; "Ey oğul! Senin yolunu gözlüyorum." buyurdu.Bâkî-billah hazretleri buna çok sevindi. Hemen huzûruna gitti. Huzûruna varınca ona çok iltifât gösterip, yüksek hâllerini dinledi.Sonra üç gün üç gece birlikte bir odada başbaşa kalıp, sohbet ettiler. Hâcegî hazretleri ona feyz verip, yüksek faydalara kavuşturdu. Sonra Bâkî-billah hazretlerine; "Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yüksek yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyeleriyle tamâm oldu.Tekrar Hindistan'a gitmeniz lâzım. Çünkü bu silsile-i aliyyenin, orada sizin sâyenizde parlıyacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden çok istifâde edip, büyük işler yapacak kimseler gelecek." buyurdu.
Hâce Bâkî-billah kendilerini bu işe lâyık görmediğinden, özür dilediyse de, Hacegî İmkenegî, ona istihâre yapmasını emretti. Rüyâlarını İmkenegî hazretlerine anlattığı zaman, şu karşılığı aldılar: "Derhâl Hindistan'a gidiniz. Orada sizin bereketli nefeslerinizden bir azîz meydana gelecek, bütün dünyâ onun nûruyla dolacak. Hattâ, siz de ondan nasîbinizi alacaksınız."
Hâce Bâkî-billah hazretleri Hindistan'da Serhend şehrine geldiği zama, kendisine; "Kutbun etrâfına geldin." diye ilhâm olundu. Bu kutb, İmâm-ı Rabbânî hazretleriydi. Demek ki, bu kıymetli tohum, Semerkand ve Buhârâ'dan getirilmiş, Hindistan toprağına ekilmiş oluyordu.
Hâcegî Muhammed İmkenegî hazretleri, ömrünün sonlarına doğru şu şiiri çok okurlardı:
"Zaman zaman ölümü hatırlarım,
Bugün ne olacak ben de bilemem.
İsteğim Rabbime yakın olmaktır
Başka ne olursa ona râzıyım."
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir mektûbunda Hâcegî Emkenegî hazretlerinden bahisle şöyle buyurmuştur: "Hâcegî Emkenegî kuddise sirruh Hak âşıklarını hakîkî mahbûba kavuşturmak için sıkıntılara katlanarak ve zâhiren kırıklık içerisinde senelerce rehberlik yaptı. Bir gün talebelerinin bir kısmı ile dikenlik bir yerden geçiyorlardı. Bir talebesinin ayakları yalın idi. Hemen her adımda bir diken batıyordu. İçinden gizlice âh çekiyor ve ayağını da hocasının İzinden ayırmıyor, tâkib ediyordu. Hocası Emkenegî hazretleri onun bu hâli üzerine iltifât edip; "Kardeşim ayağa elem dikeni batmadıkça, murâd gülü açılmaz." buyurdu. Bu söz üzerine talebenin gönlü pek ziyâde hoşnûd oldu..."
1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1079
2) Umdet-ül-Makâmât; s.83
3) Hadâik-ül-Verdiyye; s.177
4) Reşehât Zeyli; s.6
5) Zübdet-ül-Makâmât; s.14
6) Tezkar-i Hâlid; s.7
7) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.15, s.246
8) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.5, s.63
amentu.com
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
5/2/2008 · Kategori: Sufi Nazar

Sır ehli bir meczup vardı. Daima yalnızken, kimse yokken namaz kılardı. Birisi bir hayli yalvardı. Cuma gün cemaate katılmasını istedi.
Meczup camiye geldi. İmam tekbir getirir getirmez o da böğürmeye koyuldu.
Birisi namazdan sonra ona: "Namazda Allah'tan korkmadın mı da cemaat içinde öküz gibi böğürmeye başladın. Mumum başını keser gibi senin de başını kesmek gerek" dedi.
Meczup dedi ki: "İmamım, benim önüme düştü, ona uymam gerekti. Hamd suresini okurken bir öküz satın almaya başladı, benden de öküz sesini duydu. Her işte onu öne aldım, ona uydum. O ne yaparsa ben de onu yaparım."
Birisi derhal imamın yanına gidip bu hali etraflıca sordu.
İmam dedi ki: "Tekbir getirince, uzakta bir köyüm vardır, orasını hatırladım. Hamd okunurken hatırıma köydeki öküzler düştü. Öküzüm yoktu, bir öküz almaya koyuldum. Tam bu sırada öküz sesi duymaya başladım!"
s. 135 - 136
Ferideddin-i Attar, İlâhiname, c.1, Çev: Abdülbaki Gölpınarlı, M.E.B
sufikalbi.blogcu.com
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
28/1/2008 · Kategori: Sufi Hayat
Bir Nakşibendi alem seyyid ömür sürerken,
Eyvah ecel erişti ayrıldı ruh bedenden,
Alim idi Kerîm hem râm oldu ırcıîye,
Ağlaştı cümle ihvan matem giyindi her şen,
Almıştı Şeyhi Zahit Kotku Efendiden feyz,
Ol Mürşid-i Kemal hem ol ruh-i pak-ı rûşen,
Cevamiu’l-kelim-u saib kıran-ı devran,
Evrad idi Sinânı ezkarı idi cevşen,
Tarihde bir gider firdevs içre böyle bülbül,
Olur Makam-ı Mahmud Es’ad Coşan’a gülşen...
gulale.blogcu.com
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
19/11/2007 · Kategori: Sufi Nazar

Futu'hul Gayb - 71.Makale - Abdulkadir-i Geylani Hz.
Sen ya müridsin ya murad…
Ya Allah (CC) tarafından istenilen birisin veyahut O’nu (CC) isteyen bir müridsin.
Mürid olduğunu kabul edersen bütün yüklerin merkezi olduğunu da kabul edersin yahut bütün ağırlıkları omuzunda taşıyan biri olduğunu bileceksin. Çünkü arayıcısı, arayıcı her güçlüğe katlanmalı; arzusuna ermesi, istediğini bulması için bu yükleri çekmesi gerek.
Talip için beladan kaçmak olmaz. Nefsine hastalık gelir. Çocuğun ölür, malın çalınır. Bağına bahçene afet gelir. Bunların hepsini hoş karşılayacaksın. Bunlar, seni manevî günahlardan, kirlerden koruyacaklardır. Böylece hakikati sevenlere katılacaksın; onları bulacaksın.
Bu mana demek değildir ki bu gibi afetleri arayacaksın… Hayır. Gelene razı olacaksın, yani elinde olmadan…
Eğer murad isen yine vazifelerin olacak. O zaman daha ağır bir vazife ile başbaşasın. İşte o zaman Hakk’ı (CC) sakın itham etme. Bela gelirse şikayet etme. Sonra kıymetin düşer. Hakk (CC) seni seviyor. Böyle ufak tefek işlerle seni tecrübe ediyor. Seni tam olgun mertebeye çıkarmak için bunlarla deniyor. Böylece derecen yükselir. Velîlerin derecesine çıkarsın. Senin derecen onlardan alttır. Yerinde kalmak mı istersin? Onların yeri, senin bulunduğun süfli alemden yücedir. Onların yanına varmak istemez misin? Bulunduğun durum aşağıdır. Bu aşağılık içinde kalmayı arzu eder misin? Sen bunları arzu etsen bile Allah (CC) istemez. Çünkü O (CC), seni seçmiştir. Senin için O’nun (CC) bilgisi, senin bildiklerinden çok üstündür.
O (CC), senin için iyiyi seçiyor; en güzeli hazırlıyor. En yararlı hangisi ise onu söylüyor. Sen bunları kabul etmekten çekmiyorsun.
Burada sen bazı şeyler diyebilirsin. Mesela:
- “Allah (CC) madem birini seviyor, onu istiyor neden cefa veriyor? Halbuki bu cefa, en çok sevilene oluyor.”
Bu durumda sana Peygamberin (SAV) durumunu anlatmak yeter. O (SAV), en çok sevilendir. Bununla beraber en fazla cefa çekendir. Bu hali Peygamberimiz (SAV) şöyle beyan ediyor:
- “Kimsenin yapamayacağı şekilde Allah’tan (CC) korkarım. Allah (CC) yolunda kimsenin çekmediği ezayı çekerim. Öyle zaman oldu ki bir ay yiyecek bulamadım.”
Yine buyuruyor:
- “Ben Allah’ı (CC) en çok bilenim ve en çok korkanım.”
İşte Hadis-i Şerifler. Bunlar cefaları anlatır. Sebebi ise ilahi derecelerinin artması içindir. Onların derecesi ancak dünyada yapılan amelle yükselir. Dünya ise öbür alemin kazanç yeridir.
Peygamberlerin (AS) vazifesi, ilahi emirleri yerine getirdikten sonra sabırlı olmak ve olan işlere mukavemet etmektir.
Sonra bu dünya biter. Öbür alem başlar; ebedî saadete ererler.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
« Önceki :: Sonraki »
